Çocuğun Davranışı Sorun mu, Yoksa Bir Şey Anlatma Biçimi mi?
Bir çocuk sürekli öfkeleniyor, kurallara karşı çıkıyor, arkadaşlarıyla kavga ediyor, verilen görevleri reddediyor ya da en küçük bir engellenmede büyük tepkiler veriyorsa yetişkinlerin aklına çoğu...

Bir çocuk sürekli öfkeleniyor, kurallara karşı çıkıyor, arkadaşlarıyla kavga ediyor, verilen görevleri reddediyor ya da en küçük bir engellenmede büyük tepkiler veriyorsa yetişkinlerin aklına çoğu zaman aynı soru gelir:
“Bu çocuğun davranışında ne sorun var?”
Oysa bazen daha işe yarar bir soru vardır:
“Bu davranış bize ne anlatıyor?”
İki soru arasındaki fark küçük görünür. Oysa çocuğa nasıl baktığımızı değiştirebilir.
Çünkü davranış, çoğu zaman çocuğun yaşadığı şeyin yalnızca görünen kısmıdır.
Özellikle kendini ifade etmekte, duygularını düzenlemekte ya da yaşadığı güçlüğü sözcüklerle anlatmakta zorlanan çocuklar, bazı ihtiyaçlarını davranışları üzerinden gösterebilir. Bu, her davranışın mutlaka gizli ve derin bir anlam taşıdığı anlamına gelmez. Bazen çocuk gerçekten istemediği için karşı çıkar. Bazen sınırı zorlar. Bazen de henüz başka türlü davranmayı bilmiyordur.
Önemli olan, davranışı hemen tek bir açıklamaya bağlamadan önce hangi koşullarda ortaya çıktığına bakabilmektir.
Bir çocuk öfkelenerek bir görevi reddediyorsa “inat ediyor” demek kolaydır.
Ama görev onun için fazla zor olabilir. Nereden başlayacağını bilmiyor olabilir. Daha önce başarısız olduğu bir şeye yeniden başlamaktan çekiniyor olabilir. Yardım istemeyi bilmiyor olabilir.
Bir çocuk arkadaşına vurduğunda onu “saldırgan” olarak tanımlamak da kolaydır.
Peki ya oyuna nasıl katılacağını bilmiyorsa?
Sırasını beklemekte zorlanıyorsa?
İstediği şeyi uygun biçimde söyleyemiyorsa?
Yaşadığı çatışmayı başka türlü çözemiyorsa?
Bir çocuk küçük bir değişiklik karşısında yoğun tepki verdiğinde “çok hassas” diyebiliriz. Fakat belki ne olacağını önceden bilmeye ihtiyaç duyuyordur. Belki değişiklikler karşısında kendini toparlaması daha uzun sürüyordur. Belki de o anda yaşadığı duyguyu taşıyabilecek başka bir yolu henüz yoktur.
Bunların hiçbirini davranışı mazur göstermek için söylemiyoruz.
Davranışın nedenini anlamaya çalışmakla davranışı onaylamak aynı şey değildir.
Bu ayrımı kaybettiğimizde iki uçtan birine savrulmak kolaylaşır. Ya çocuğun yaptığı her şeyi “altında bir sebep var” diyerek hoş görürüz ya da davranışın nedenini hiç önemsemeden yalnızca durdurmaya çalışırız.
Oysa ikisine de ihtiyacımız yok.
Davranışın bir nedeni olabilir ve yine de davranışın bir sınırı olabilir.
Çocuğun neden vurduğunu anlamaya çalışmak, vurmasına izin vermek değildir.
Neden bağırdığını anlamak, bağırarak istediğini elde etmesine göz yummak değildir.
Bir görevden neden kaçtığını anlamak da çocuğun hiçbir sorumluluk almamasını kabul etmek değildir.
Tam tersine, nedenini bildiğimizde ne yapacağımızı daha iyi anlayabiliriz.
Bunun için bazen davranışın kendisinden biraz geri çekilip öncesine ve sonrasına bakmak gerekir.
Çocuk ne yapıyordu?
O sırada ondan ne istendi?
Kim söyledi?
Ortam nasıldı?
Görev onun için kolay mıydı, zor muydu?
Çocuk ne yapması gerektiğini biliyor muydu?
Kendini ifade edebiliyor muydu?
Ve en önemlisi:
Davranış ortaya çıktığında ne oldu?
Çocuk zorlandığı görevden uzaklaştı mı?
Yetişkinin ilgisini mi aldı?
İstediği şeyi elde etti mi?
Yoksa daha önce kimsenin fark etmediği bir güçlük görünür hâle mi geldi?
Bu sorular çocuğun problemli davranışını makul göstermek için değil, davranışın nasıl oluştuğunu anlamak için sorulur.
Çünkü bir davranışı değiştirmek istiyorsak önce o davranışın hangi koşullarda ortaya çıktığını bilmemiz gerekir.
Davranışı durdurmak yetmez.
Çocuğa yalnızca “Bunu yapma.” demek çoğu zaman yeterli değildir.
Çünkü çocuk, kullandığı davranışın yerine ne koyacağını bilmiyor olabilir.
Örneğin arkadaşının elindeki oyuncağı almak için onu iten bir çocuğa “İtmek yok.” dediğimizde çocuğa önemli bir sınır koymuş oluruz. Fakat mesele orada bitmez.
Çocuğun aynı zamanda şunları öğrenmesi gerekir:
“Ben de oynayabilir miyim?”
“Sıram ne zaman?”
“Bitirince bana verir misin?”
“Bunu istemiyorum.”
“Bana yardım eder misin?”
Bunlar küçük cümleler gibi görünür. Ama bir çocuk için uygun davranışın yerini dolduran önemli becerilerdir.
Çocuktan bildiği tek yolu kullanmamasını isteyip yerine başka bir yol göstermiyorsak, ondan aslında çok şey bekliyoruz demektir.
Bu yüzden asıl mesele yalnızca davranışı durdurmak değildir.
Çocuğa başka bir yol öğretmek gerekir.
Aynı çocuk, farklı koşullar:
Davranışın ortaya çıktığı yer ve zaman bize çok şey söyleyebilir.
Aynı çocuk evde sakin, okulda öfkeli olabilir.
Bir öğretmeniyle iş birliği yaparken başka bir öğretmenle sürekli çatışabilir.
Bir görevi bir gün kolaylıkla yaparken ertesi gün aynı görevi reddedebilir.
Bu durumda yetişkinin kafası karışabilir:
“Dün yapabildiği şeyi bugün neden yapamıyor?”
Çünkü çocuğun davranışı yalnızca çocuğun özelliklerinden oluşmaz.
Çocuğun içinde bulunduğu ortam, karşılaştığı beklenti, görevin niteliği, birlikte olduğu kişi, günün hangi saati olduğu, dikkatinin ne durumda bulunduğu ve o sırada yaşadığı başka şeyler davranışı değiştirebilir.
Bu nedenle bir davranışın nerede, ne zaman ve kimin yanında ortaya çıktığı bazen davranışın kendisi kadar önemlidir.
Çocuğu yalnızca “problemli davranış gösteren çocuk” olarak tanımladığımızda ise bütün bu ayrıntıları görme ihtimalimizi azaltırız.
Anlamak sınırı ortadan kaldırmaz.
Çocuğun duygusunu kabul etmekle davranışına sınır koymak birbirinin alternatifi değildir.
Bir çocuk çok öfkelenebilir.
Öfkesini anlamaya çalışabiliriz.
Ama yine de vurmasına izin vermeyebiliriz.
“Çok kızdığını görüyorum.”
Ardından:
“Bana vuramazsın. Kızdığında bunu söylemenin başka bir yolunu bulacağız.”
Bu iki cümle aynı anda söylenebilir.
Çocuğa bir yandan “Duygunu görüyorum.” derken, diğer yandan “Bu davranışın bir sınırı var.” diyebiliriz.
Çocuğun ikisine de ihtiyacı vardır.
Çünkü yalnızca sınır koymak, çocuğa neyi yapmaması gerektiğini söyleyebilir. Sadece anlamaya çalışmak ise bazı durumlarda çocuğa ihtiyaç duyduğu yönü vermeyebilir.
Anlayış sınırı kaldırmaz. Sınır da anlayışı gereksiz kılmaz.
Bazen de sorun davranıştan önce başlar.
Bir çocuk her gün ödev sırasında öfkeleniyorsa yalnızca öfke davranışına bakmak bizi yanlış yere götürebilir.
Belki görev seviyesine uygun değildir.
Belki yönerge çok uzun ve anlaşılması zordur.
Belki çocuk nereden başlayacağını bilmiyordur.
Belki daha önce yaşadığı başarısızlıklar nedeniyle göreve başlamaktan çekiniyordur.
Belki de uzun süre oturmayı ve çalışmayı gerektiren bir görev için henüz ihtiyaç duyduğu beceriler yeterince gelişmemiştir.
Bu durumda yalnızca “Öfkelenme.” demek sorunu çözmez.
Bazen davranışı değiştirmek için önce çocuğun içinde bulunduğu koşulları değiştirmek gerekir.
Görevi küçültmek, yönergeyi sadeleştirmek, görsel destek kullanmak, seçenek sunmak, kısa bir mola vermek, beklenen davranışı önceden açıklamak ya da çocuğun uygun biçimde yardım istemesini öğretmek işe yarayabilir.
Bunlar çocuğun sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, çocuğun sorumluluğunu yerine getirebilmesi için gerekli koşulları oluşturur.
Davranışın yerine bir beceri koymak önemlidir.
Duygu ve davranış güçlüklerinde sık karşılaşılan hatalardan biri, bütün dikkati istenmeyen davranışı ortadan kaldırmaya vermektir.
Oysa davranış çoğu zaman bir ihtiyacın peşinden gelir.
Çocuk ilgi istiyor olabilir.
Zorlandığı bir durumdan uzaklaşmaya çalışıyor olabilir.
Yardım bekliyor olabilir.
Bir şeyi istemediğini anlatmaya çalışıyor olabilir.
Kontrolü elinde tutmak istiyor olabilir.
Kendini ifade edecek başka bir yol bulamıyor olabilir.
Burada amaç ihtiyacı ortadan kaldırmak değildir.
Çocuğun o ihtiyacı daha uygun bir yoldan ifade edebilmesini ve karşılayabilmesini sağlamaktır.
Çocuk zorlandığında bağırmak yerine yardım istemeyi öğrenebilir.
Vurmak yerine sırasını beklemeyi öğrenebilir.
Görevi tamamen reddetmek yerine “Biraz yardım eder misin?” diyebilir.
Öfkelendiğinde kendisine ya da başkasına zarar vermeden ortamdan uzaklaşmayı öğrenebilir.
Bunların hiçbiri bir günde gerçekleşmez.
Çocuğun denemeye, yanlış yapmaya, yeniden denemeye ve uygun davranışın gerçekten işe yaradığını görmeye ihtiyacı vardır.
Yetişkinlerin de burada önemli bir sorumluluğu vardır.
Evde, okulda ve çocuğun bulunduğu diğer ortamlarda temel sınırlar ve beklentiler konusunda mümkün olduğunca ortak bir yaklaşım oluşturmak çocuğun işini kolaylaştırır.
Ama tutarlılık, her durumda aynı tepkiyi vermek değildir.
Tutarlılık; sınırları sakin, öngörülebilir ve kararlı biçimde sürdürebilmektir.
Çocuğu davranışlarından ibaret görmemek
Belki de en önemli nokta burasıdır.
Bir çocuğu sürekli davranışları üzerinden değerlendirdiğimizde, bir süre sonra çocuk bizim gözümüzde davranışlarından ibaret hâle gelebilir.
“Huysuz.”
“Agresif.”
“İnatçı.”
“Uyumsuz.”
“Problemli.”
Bir süre sonra bu kelimeler çocuğun adı gibi kullanılmaya başlanır.
Oysa çocuk bu kelimelerin hiçbiri değildir.
Çocuk; gelişmeye devam eden, bazı becerileri henüz yeterince gelişmemiş olabilen, zaman zaman öfkelenen, hata yapan, sınırları zorlayan ve doğru davranışları deneyimledikçe öğrenen bir bireydir.
Fakat burada başka bir dengeyi de korumak gerekir.
Çocuğu anlamaya çalışmak, onun davranışlarının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Çocuk sorumludur.
Ama yetişkin de sorumludur.
Yetişkinin görevi yalnızca çocuğun ne yaptığını izlemek değildir. Çocuğun neden zorlandığını anlamaya çalışmak, gerektiğinde destek sunmak, uygun sınırlar koymak ve çocuğun ihtiyaç duyduğu becerileri öğrenmesine yardım etmek de yetişkinin sorumluluğudur.
Bu nedenle bazen kendimize de bakmamız gerekir.
Çocuğun zorlandığı durumu gerçekten anlamaya çalışıyor muyuz?
Gerektiğinde destek sunuyor muyuz?
Beklentimiz çocuğun o anki becerisiyle uyumlu mu?
Sınırlarımız açık mı?
Yoksa davranış karşısında yalnızca öfkeleniyor, çocuğu etiketliyor ve sonunda:
“Böyle bir çocuk zaten.”
diyerek meseleyi kapatıyor muyuz?
Yetişkinin her durumda doğru tepkiyi vermesi beklenemez.
Yetişkin de yorulabilir.
Öfkelenebilir.
Yanlış zamanda sınır koyabilir.
Çocuğun ne anlatmaya çalıştığını o anda fark etmeyebilir.
Bunlar olabilir.
Önemli olan kusursuz olmak değildir.
Önemli olan yanlış bir tutumda ısrar etmemek ve gerektiğinde yaklaşımını değiştirebilmektir.
Çünkü çocuğun davranışını anlamaya çalışmak, yalnızca çocuğu değiştirmeye yönelik bir çaba değildir. Bazen yetişkinin de kendi bakışını değiştirmesini gerektirir.
Davranışa bakmak kolaydır.
Çocuk bağırıyorsa bağırmayı görürüz.
Vuruyorsa vurmayı.
Kaçıyorsa kaçmayı.
Ağlıyorsa ağlamayı.
Ama davranışın öncesinde ne olduğunu görmek biraz daha fazla dikkat ister.
Çocuk ne yaşadı?
Nerede zorlandı?
Neyi yapamadı?
Neyi anlatamadı?
Neye ihtiyaç duydu?
Biz yetişkinler davranışın ardındaki güçlüğü anlamaya çalışmalıyız.
Bazen bir davranışı susturmak gerçekten kolaydır.
Çocuğu cezalandırabilir, görevden çekebilir, bağırabilir ya da davranışı başka yollarla bastırabiliriz.
Asıl güç olan ise davranışın çocuğun hayatında ne işe yaradığını görebilmektir.
Daha da önemlisi, çocuğa aynı ihtiyacını karşılayabileceği başka bir yol gösterebilmektir.
Her davranış kabul edilmek zorunda değildir.
Ama her davranış anlaşılmaya çalışılabilir.
Çünkü anlamak, sınır koymanın karşıtı değildir.
Doğru sınırı bulmanın ilk adımıdır.






Yorum yok! İlk yorumu siz yapın.